İlhami'nin Perileri

16 Ağustos 2020 Pazar

Film: Magnolia

Manolya... Her bir yaprağı ayrı bir cazibeye ve ayrı bir güzelliğe sahip, ancak bir o kadar da hassas bir çiçek. Tıpkı Paul Thomas Anderson'ın aynı adlı filminde yer alan karakterler gibi...

İnsan; yaşamı boyunca sonu gelmeyen bir anlam arayışı içerisinde sürüklenir. Benim de çok kez yaptığım bu hayat muhasebesinin herkes tarafından kabul edilen bir tanımı yoktur. Hayattan ne alırsak onu kabullenir, onu yansıtırız. Bu arayış elbette mühimdir, ama çok ince bir çizgi üzerindedir. Çizginin bir tarafında anı yaşamak, diğer tarafında geçmişle olan hesabımız yer alır; ikisinin ortasında ise hayatı anlamlandırma sürecimiz...

Magnolia, işte bu ince çizgiyi sinemaya taşıyan bir başyapıt.

Filmin temelini atan "Bizim geçmişimizle işimiz bitse de, geçmişimizin bizimle işi bitmez." cümlesi, geçmişle olan hesabımızı kısa ve net bir biçimde gözler önüne seriyor. Ancak izleyeni kaygıdan rahatlığa, umutsuzluktan heyecana, üzüntüden sevince sürükleyen filmin işleyişi çok daha derin. Görmemiş olsak bile yaşandığını bildiğimiz, yaşandığını bilmesek bile yaşanmaya devam eden ve edecek olan hikayeler, hataların ve pişmanlıkların ağır sonuçları, kısır döngüye sıkışıp kalmış vicdanlar, anda kalmanın sersemliğiyle yaşamın ciddiyetini unutanlar ve geçmişiyle olan hesabını görmekte geç kalanlar...

Magnolia esasen hayatın her anında, 'filmde görsem inanmam' dediğimiz her olayda yüzümüze çarpan sert kapıdan farksız. Pişmanlıklarımızı, acılarımızı unutmak; ihtiyaçlarımızı karşılamak için tekrarladığımız hataların turnusolu gibi.

Filmin iki ana ekseninden biri olan sahnede, Earl Partridge'in mükemmel monologunda, ölümün kapısından içeri girmeye hazırlanan bir adamın acı ve pişmanlık dolu sözlerine tanıklık ederiz. Bu monolog, filmin kusurlu hayatlara sahip karakterlerini hem filmde hem de izleyenlerin akıllarında tek bir çatı altında toplar ve şunu anlatmak ister: Anı yaşayın ama geçmişinizi unutmayın. Siz onu unutsanız, sürüklendiğiniz anlam arayışı içerisinde ona yer vermeseniz bile onun yansımaları siz farkında olsanız da olmasanız da yaşamınızda boy gösterecek. Belki ölüm döşeğinde, belki de en beklemediğiniz ve hazırlıksız yakalanacağınız anda kapınızı geçmişiniz çalacak. O dakikadan sonrası da, 'filmde görsem inanmam' dediğimiz ve yine de sürekli olarak yaşadığımız olayların ne kadarını görebildiğimize kalıyor.

Diğer ana eksen de bu düşünceden çok uzakta değil. Filmde konu edilen karakterlerin çoğu babalarının günahları nedeniyle mağdur oluyor ve geçmişleri tarafından takip ediliyor. Aidiyet duygusunu hayatları boyunca hissedemeyen bireylerin vicdan muhasebesi, bizlere affetmenin sınırlarını çizdiriyor. Bir insanı affetmenin gerçekten mümkün olup olmadığını sorgulatıyor. Başkalarına göre oluşturduğumuz beklentilerimizin ve asla dizginleyemediğimiz egomuzun doğurduğu ve/veya doğurabileceği sonuçları anlatıyor.

Magnolia'da birbirinden renkli ve farklı hayatlarıyla her bir karakter, aynı manolyanın yapraklarını temsil ediyor. Uzaklaştıklarında kopup gidiyorlar, ama yaklaştıklarında her biri ortak bir noktaya sahip.

Hayatı anlamlandırırken üzerinde yürüdüğümüz, büyük bir ustalık gerektiren o ince çizgiyi aynı ustalıkla sinemaya taşıyan bir filmi 3 saate sığdırabilmek de işin doğrusu, takdir edilesi. 

Sadece filmlerde olacağını düşündüğümüz olayları bizzat kendimiz de yaşayabiliriz. Bize düşen de bunun bilincinde olup hem yaşamdan zevk almak hem de yaşamı iyi değerlendirmek olsa gerek.

11 Temmuz 2020 Cumartesi

Kitap: Dr. Jekyll ile Bay Hyde



Dr. Jekyll ve Bay Hyde’ı kağıt üzerinde en yalın, içine düşüldüğünde ise en derin hâliyle açıklayan cümle, Dr. Jekyll’ın kitabın sonlarına doğru sarf ettiği sözleri arasında saklı.

“İnsan aslen bir değil, ikidir.”

Animasyon filmi ile çocukluğumda büyük yer etmiş olan, daha sonra da büyük bir zevkle izlediğim Black Sails isimli uyarlama televizyon dizisine kaynaklık eden Hazine Adası’nın yazarı Robert Louis Stevenson’ın uzun zamandır okumayı planladığım bu romanı, hem edebiyat tarihinde önemli bir yere hem de insanoğlu var olduğu sürece insan hayatında katlanarak artacak bir kıymete sahip.

Toplumun bize dayattığı yönde düşünmeyi her geçen yıl ve her geçen dönem daha da normalleştiriyor ve farkında olmadan alışkanlık hâline getiriyoruz. Topluma uyum sağlamaya çalıştığımız sırada sahip olduğumuz birçok değerden kolayca vazgeçmekle kalmıyor, duygularımızı kimsenin fark etmeyeceği ve kimsenin göremeyeceği şekilde bastırıyoruz. Kendimize hem ince hem kalın duvarlarla ördüğümüz bu yaşam tarzının gayet sürdürülebillir olduğunu söyleyebiliriz, en nihayetinde sürdüremiyor olsaydık farkına varması da pek zor olmazdı, ancak birçoğumuzun şikayetçi olduğu ve hatırı sayılır bir kısmının da çözmek için hiçbir şey yapmadığı sorunlarımız/sıkıntılarımız da, toplumun beklentisine göre şekillendirdiğimiz bu çerçeveli yaşantılardan kaynaklanıyor.

Kitabın temeli de, dönemin Kraliçe Victoria hükümranlığındaki İngiltere’sinde sıklıkla rastlanılan buna benzer hayatlara dayanıyor. Kitapta konu edilen doktor, bireysel arzuları ve toplumun beklentileri arasında kalarak çareyi bir iksir icat etmekte buluyor. İcat ettiği bu iksir ile bilinçaltında yer eden ve toplum tarafından rahatsız edici kabul edilen bütün dürtüleri ikinci bir kişiliğe aktararak yaşadığı ikileme son vereceğini düşünüyor.

Bu noktada hem Dr. Jekyll’ın, hem de günümüz insanının anlamakta güçlük çektiği bir şey var. Bizim kişiliğimiz, vasat bir çizgiden ve bu çizginin ara ara dışına çıkma şansı elde edebildiğimiz kaçamaklardan oluşmuyor. Yani bizim kötü, gereksiz, samimiyetsiz bulduğumuz şeyler o şeylerin kendileriyle değil, daha çok bizimle alakalı. Bizim onlara yüklediğimiz anlam ile, yapmakta olduğumuz eylemler, edinmeye çalıştığımız alışkanlar ile… Toplumun bu sınırı geçip bize ait alana girmesine ne ölçüde izin verirsek, iyi ya da kötü olarak anlamlandırdığımız birçok şeye de o ölçüde katlanabiliyoruz.

Peki ne yapmamız gerekiyor? Neredeyse hepimizin kaçmaya çalıştığı, yüzleşmekten korktuğu ve onu asıl benliğinden alıkoyan düşünceler var. Bu düşüncelerle nasıl başa çıkabiliriz? Yaşadığımız tecrübelerden hangi sonucu çıkarmalıyız?

Bu ikili deliliğin çözümü, iyi ve kötü yanlarımızı olduğu gibi benimsemekten geçiyor. Jekyll’ın yaptığı gibi ‘Elalem ne der?’ diye düşünerek yaşamak, kötü tecrübelerimizden sorumluluk almadan devam etmek bizi sadece kendimizi kandıracağımız ve asla tatmin olamayacağımız bir yolculuğa sürükleyecektir. Toplumun beğeneceği fiziksel özelliklere sahip olmak, en iyi şartlar altında en yüksek maaşla çalışmak ve herkesten daha başarılı, daha iyiliksever, daha mutlu olmak gibi birçok ölçüyü, esasen uygulamak ya da benimsemek mecburiyetinde değiliz. Kendimizden taviz vermeden yaşamaya çalışmanın tek sonu, patlamaya hazır volkana benzediğimiz bir yaşantıya sahip olmak olur.

Toplumun beklentisine göre hareket edip bir santim kadar bile yol alamamaktansa; hayatı grilikleri ile kabullenip gerçekçi sonuçlar alarak kilometrelerce yol kat etmek yeğdir…


24 Mayıs 2020 Pazar

Kitap: İnsanın Anlam Arayışı



Yaşamımızın hatırı sayılır bir kısmı, bu dünyaya geliş nedenimizi sorgulamakla; büyük bir çoğunluğu ise bu sorgulamadan edindiğimiz çıkarımları anlamlandırmakla geçer. Çoğu zaman bu anlamlandırma sürecinin farkında olmasak bile esasen bütün düşüncelerimiz ve eylemlerimiz bu amaca hizmet etmeye yöneliktir.

Viktor E. Frankl da “İnsanın Anlam Arayışı”nda, tüm insanoğlunun ortak kaygısı olan bu hayatı anlamlandırma sürecinin derinine iniyor, inmeye de bizzat kendisinden başlıyor. Kitabın ilk bölümünde, Nazi Almanya’sının terör estirdiği II. Dünya Savaşı döneminde yıllarca hapsolduğu toplama kampı yaşantısına; bir psikoterapist olarak orada bulunmanın insan hayatına dair kendisine ne gibi ipuçları kazandırdığına; bir insanın yaşayabileceği en travmatik ortamlardan birinde uzun süre boyunca bulunmakla ilgili gözlemlerine, derin metaforlar eşliğinde değiniyor. Ve esasen, hepimizin diline pelesenk olan, “İnsanı insan yapan nedir?”, “Neden yaşıyoruz?”, “Yaşama amacımız nedir?” gibi birçok soruya da yanıt vermeyi amaçlıyor.

Frankl’ın değerlendirmelerinden ve yorumlarından bahsetmeden önce, günümüz insanının hayatı yaşayış şekline ve kendi yaşamlarına dair bakış açısına değinmek gerektiğini düşünüyorum. Daha fazla tüketmenin daha iyi yaşamakla ilişkilendirildiği milenyum çağında, insanların hayatları, bu alakasız ama yaşama amacımızı bulma yolunda bir o kadar da manidar ilişkinin gölgesi altında ilerliyor. En iyi semtte oturup en iyi yemekleri yemek, en pahalı okullara gidip en iyi öğretmenlerden ders almak, en güzel kitaplara sahip olup en şık kıyafetleri giymek gibi onlarca hedefin arasında kaybolmakla kalmıyor; bunlara yüklediği anlamın, yalnızca bir kez deneyimleme fırsatına sahip olduğu biricik yaşamına tesir etmesinden de rahatsızlık duymuyor günümüz insanı. Bütün mücadelesini mutlu olmak adına veriyor ama acıya ve üzüntüye göğüs germekten de bir o kadar aciz.

Bu noktada yazar da, hayatı anlamlandırma telaşının boşa olduğunu, neden yaşadığımıza dair nihai bir cevap aramaktansa ona bir nevi ayak uydurmamız gerektiğini şu sözlerle özetliyor, “Yaşamın anlamı hakkında sorular sormayı bırakmamız, bunun yerine kendimizi yaşam tarafından her gün, her saat sorgulanan birileri olarak düşünmemiz gerekiyordu.”

Günümüz insanının kesin bir yanılgı içerisinde olduğu bir başka mesele ise; acıyı ortak bir düşman, mutluluğu da yaşamın zirvesi olarak görmesi. Mutlu olmak için gösterilen çabanın aslında insanı asla tatmin olamayacağı bir yolculuğa çıkardığını anlayabilmek veya acının da hayatın bir parçası olduğunu fark edebilmek için, elbette ‘daimi mutluluk’ yanılgısına düşmek ya da en ağır acıları deneyimlemek gerekmiyor. İnsanın kendini ve hayatını anlamlandırmasına giden yol, yaşamın insana en iyi ve en mutlu anlarla birlikte, en büyük acıları da tattırdığını anlamak ve kabullenmekten geçiyor.

Frankl’ın bu konudaki yorumu da durumun netliğini yalın bir anlatımla ortaya koyuyor, “Bir insan, acı çekmenin kaderi olduğunu gördüğü zaman, acısını kendi görevi olarak kabul etmek zorunda kalacaktır; bu onun tek ve eşsiz görevidir. … Hiç kimse onu acıdan kurtaramaz ya da onun yerine acı çekemez. Eşsiz fırsatı, taşıdığı yüke katlanma yolunda yaratmaktadır.”

Mutluluk ve acı terazisini dengede tutmaya çalışırken, mutlulukla ilgili beklentilerin de gözden geçirilmesi gerekiyor. Yazarın “Mutluluk aranmaz; ortaya çıkması gerekir. İnsanın ‘mutlu olmak’ için bir nedeni olmalıdır. Bu neden bulunduktan sonra mutluluk otomatik olarak gelir.” sözleri, mutluluğa olan ideal bakış açısı konusunda somut bir tablo çiziyor.

Peki nasıl mutlu olmak için bir neden edinilebilir?

Psikolojik tahliller ışığında yer verdiği II. Dünya Savaşı anıları sonrasında ise Frankl, öncülerinden biri olduğu logoterapi tekniğinden ve bu tekniğin insan hayatına tesirinden söz ediyor. İnsanın hayatı anlamlandırma sürecini kolaylaştırmayı hedefleyen logoterapiye göre, yaşamın anlamını ve mutluluğa giden yolun üç farklı şekilde keşfedilebileceğini iddia ediyor.
  1. Bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak
  2. Bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek
  3. Kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek

Kitapta da bu üç maddenin çeşitli örneklere dayanan ayrıntılı açıklamaları, esasen tek bir temelde toplanıyor: Hayat, şartlar ne olursa olsun ayak uydurmaktan geri kalmadığımız, en dayanılmaz gelen anlarda dahi uğruna savaş verdiğimiz bir alan. Onu yaşamayı ne kadar çok arzular ve ciddiye alırsak, bize karşı o kadar cömert oluyor. Karşımıza çıkardığı her türlü duyguyu, deneyimlememize vesile olduğu anları ve hissiyatları ne kadar normalleştirirsek; hayatın kendisini de o kadar anlamlandırmış oluyoruz.

“İşler bin olayın birinde yolunda gitse bile, içinde bulunduğumuz herhangi bir durumda tam da o bir olaya denk gelemeyeceğimizin garantisini kimse bize veremez. Ama her şeyden önce bunu görmek için yaşamak ve yaşama sorumluluğunu taşımak zorundayız.”

Her şeye rağmen...