İlhami'nin Perileri

24 Mayıs 2020 Pazar

Kitap: İnsanın Anlam Arayışı



Yaşamımızın hatırı sayılır bir kısmı, bu dünyaya geliş nedenimizi sorgulamakla; büyük bir çoğunluğu ise bu sorgulamadan edindiğimiz çıkarımları anlamlandırmakla geçer. Çoğu zaman bu anlamlandırma sürecinin farkında olmasak bile esasen bütün düşüncelerimiz ve eylemlerimiz bu amaca hizmet etmeye yöneliktir.

Viktor E. Frankl da “İnsanın Anlam Arayışı”nda, tüm insanoğlunun ortak kaygısı olan bu hayatı anlamlandırma sürecinin derinine iniyor, inmeye de bizzat kendisinden başlıyor. Kitabın ilk bölümünde, Nazi Almanya’sının terör estirdiği II. Dünya Savaşı döneminde yıllarca hapsolduğu toplama kampı yaşantısına; bir psikoterapist olarak orada bulunmanın insan hayatına dair kendisine ne gibi ipuçları kazandırdığına; bir insanın yaşayabileceği en travmatik ortamlardan birinde uzun süre boyunca bulunmakla ilgili gözlemlerine, derin metaforlar eşliğinde değiniyor. Ve esasen, hepimizin diline pelesenk olan, “İnsanı insan yapan nedir?”, “Neden yaşıyoruz?”, “Yaşama amacımız nedir?” gibi birçok soruya da yanıt vermeyi amaçlıyor.

Frankl’ın değerlendirmelerinden ve yorumlarından bahsetmeden önce, günümüz insanının hayatı yaşayış şekline ve kendi yaşamlarına dair bakış açısına değinmek gerektiğini düşünüyorum. Daha fazla tüketmenin daha iyi yaşamakla ilişkilendirildiği milenyum çağında, insanların hayatları, bu alakasız ama yaşama amacımızı bulma yolunda bir o kadar da manidar ilişkinin gölgesi altında ilerliyor. En iyi semtte oturup en iyi yemekleri yemek, en pahalı okullara gidip en iyi öğretmenlerden ders almak, en güzel kitaplara sahip olup en şık kıyafetleri giymek gibi onlarca hedefin arasında kaybolmakla kalmıyor; bunlara yüklediği anlamın, yalnızca bir kez deneyimleme fırsatına sahip olduğu biricik yaşamına tesir etmesinden de rahatsızlık duymuyor günümüz insanı. Bütün mücadelesini mutlu olmak adına veriyor ama acıya ve üzüntüye göğüs germekten de bir o kadar aciz.

Bu noktada yazar da, hayatı anlamlandırma telaşının boşa olduğunu, neden yaşadığımıza dair nihai bir cevap aramaktansa ona bir nevi ayak uydurmamız gerektiğini şu sözlerle özetliyor, “Yaşamın anlamı hakkında sorular sormayı bırakmamız, bunun yerine kendimizi yaşam tarafından her gün, her saat sorgulanan birileri olarak düşünmemiz gerekiyordu.”

Günümüz insanının kesin bir yanılgı içerisinde olduğu bir başka mesele ise; acıyı ortak bir düşman, mutluluğu da yaşamın zirvesi olarak görmesi. Mutlu olmak için gösterilen çabanın aslında insanı asla tatmin olamayacağı bir yolculuğa çıkardığını anlayabilmek veya acının da hayatın bir parçası olduğunu fark edebilmek için, elbette ‘daimi mutluluk’ yanılgısına düşmek ya da en ağır acıları deneyimlemek gerekmiyor. İnsanın kendini ve hayatını anlamlandırmasına giden yol, yaşamın insana en iyi ve en mutlu anlarla birlikte, en büyük acıları da tattırdığını anlamak ve kabullenmekten geçiyor.

Frankl’ın bu konudaki yorumu da durumun netliğini yalın bir anlatımla ortaya koyuyor, “Bir insan, acı çekmenin kaderi olduğunu gördüğü zaman, acısını kendi görevi olarak kabul etmek zorunda kalacaktır; bu onun tek ve eşsiz görevidir. … Hiç kimse onu acıdan kurtaramaz ya da onun yerine acı çekemez. Eşsiz fırsatı, taşıdığı yüke katlanma yolunda yaratmaktadır.”

Mutluluk ve acı terazisini dengede tutmaya çalışırken, mutlulukla ilgili beklentilerin de gözden geçirilmesi gerekiyor. Yazarın “Mutluluk aranmaz; ortaya çıkması gerekir. İnsanın ‘mutlu olmak’ için bir nedeni olmalıdır. Bu neden bulunduktan sonra mutluluk otomatik olarak gelir.” sözleri, mutluluğa olan ideal bakış açısı konusunda somut bir tablo çiziyor.

Peki nasıl mutlu olmak için bir neden edinilebilir?

Psikolojik tahliller ışığında yer verdiği II. Dünya Savaşı anıları sonrasında ise Frankl, öncülerinden biri olduğu logoterapi tekniğinden ve bu tekniğin insan hayatına tesirinden söz ediyor. İnsanın hayatı anlamlandırma sürecini kolaylaştırmayı hedefleyen logoterapiye göre, yaşamın anlamını ve mutluluğa giden yolun üç farklı şekilde keşfedilebileceğini iddia ediyor.
  1. Bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak
  2. Bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek
  3. Kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek

Kitapta da bu üç maddenin çeşitli örneklere dayanan ayrıntılı açıklamaları, esasen tek bir temelde toplanıyor: Hayat, şartlar ne olursa olsun ayak uydurmaktan geri kalmadığımız, en dayanılmaz gelen anlarda dahi uğruna savaş verdiğimiz bir alan. Onu yaşamayı ne kadar çok arzular ve ciddiye alırsak, bize karşı o kadar cömert oluyor. Karşımıza çıkardığı her türlü duyguyu, deneyimlememize vesile olduğu anları ve hissiyatları ne kadar normalleştirirsek; hayatın kendisini de o kadar anlamlandırmış oluyoruz.

“İşler bin olayın birinde yolunda gitse bile, içinde bulunduğumuz herhangi bir durumda tam da o bir olaya denk gelemeyeceğimizin garantisini kimse bize veremez. Ama her şeyden önce bunu görmek için yaşamak ve yaşama sorumluluğunu taşımak zorundayız.”

Her şeye rağmen...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder