Yaşamımızın hatırı sayılır bir kısmı, bu dünyaya geliş
nedenimizi sorgulamakla; büyük bir çoğunluğu ise bu sorgulamadan edindiğimiz
çıkarımları anlamlandırmakla geçer. Çoğu zaman bu anlamlandırma sürecinin
farkında olmasak bile esasen bütün düşüncelerimiz ve eylemlerimiz bu amaca
hizmet etmeye yöneliktir.
Viktor E. Frankl da “İnsanın Anlam Arayışı”nda, tüm
insanoğlunun ortak kaygısı olan bu hayatı anlamlandırma sürecinin derinine
iniyor, inmeye de bizzat kendisinden başlıyor. Kitabın ilk bölümünde, Nazi
Almanya’sının terör estirdiği II. Dünya Savaşı döneminde yıllarca hapsolduğu
toplama kampı yaşantısına; bir psikoterapist olarak orada bulunmanın insan
hayatına dair kendisine ne gibi ipuçları kazandırdığına; bir insanın
yaşayabileceği en travmatik ortamlardan birinde uzun süre boyunca bulunmakla
ilgili gözlemlerine, derin metaforlar eşliğinde değiniyor. Ve esasen, hepimizin
diline pelesenk olan, “İnsanı insan yapan nedir?”, “Neden yaşıyoruz?”, “Yaşama
amacımız nedir?” gibi birçok soruya da yanıt vermeyi amaçlıyor.
Frankl’ın değerlendirmelerinden ve yorumlarından bahsetmeden
önce, günümüz insanının hayatı yaşayış şekline ve kendi yaşamlarına dair bakış
açısına değinmek gerektiğini düşünüyorum. Daha fazla tüketmenin daha iyi
yaşamakla ilişkilendirildiği milenyum çağında, insanların hayatları, bu
alakasız ama yaşama amacımızı bulma yolunda bir o kadar da manidar ilişkinin
gölgesi altında ilerliyor. En iyi semtte oturup en iyi yemekleri yemek, en
pahalı okullara gidip en iyi öğretmenlerden ders almak, en güzel kitaplara
sahip olup en şık kıyafetleri giymek gibi onlarca hedefin arasında kaybolmakla
kalmıyor; bunlara yüklediği anlamın, yalnızca bir kez deneyimleme fırsatına
sahip olduğu biricik yaşamına tesir etmesinden de rahatsızlık duymuyor günümüz
insanı. Bütün mücadelesini mutlu olmak adına veriyor ama acıya ve üzüntüye
göğüs germekten de bir o kadar aciz.
Bu noktada yazar da, hayatı anlamlandırma telaşının boşa
olduğunu, neden yaşadığımıza dair nihai bir cevap aramaktansa ona bir nevi ayak
uydurmamız gerektiğini şu sözlerle özetliyor, “Yaşamın anlamı hakkında sorular sormayı bırakmamız, bunun yerine
kendimizi yaşam tarafından her gün, her saat sorgulanan birileri olarak
düşünmemiz gerekiyordu.”
Günümüz insanının kesin bir yanılgı içerisinde olduğu bir
başka mesele ise; acıyı ortak bir düşman, mutluluğu da yaşamın zirvesi olarak
görmesi. Mutlu olmak için gösterilen çabanın aslında insanı asla tatmin
olamayacağı bir yolculuğa çıkardığını anlayabilmek veya acının da hayatın bir
parçası olduğunu fark edebilmek için, elbette ‘daimi mutluluk’ yanılgısına
düşmek ya da en ağır acıları deneyimlemek gerekmiyor. İnsanın kendini ve
hayatını anlamlandırmasına giden yol, yaşamın insana en iyi ve en mutlu anlarla
birlikte, en büyük acıları da tattırdığını anlamak ve kabullenmekten geçiyor.
Frankl’ın bu konudaki yorumu da durumun netliğini yalın bir
anlatımla ortaya koyuyor, “Bir insan, acı
çekmenin kaderi olduğunu gördüğü zaman, acısını kendi görevi olarak kabul etmek
zorunda kalacaktır; bu onun tek ve eşsiz görevidir. … Hiç kimse onu acıdan
kurtaramaz ya da onun yerine acı çekemez. Eşsiz fırsatı, taşıdığı yüke katlanma
yolunda yaratmaktadır.”
Mutluluk ve acı terazisini dengede tutmaya çalışırken,
mutlulukla ilgili beklentilerin de gözden geçirilmesi gerekiyor. Yazarın “Mutluluk aranmaz; ortaya çıkması gerekir.
İnsanın ‘mutlu olmak’ için bir nedeni olmalıdır. Bu neden bulunduktan sonra
mutluluk otomatik olarak gelir.” sözleri, mutluluğa olan ideal bakış açısı
konusunda somut bir tablo çiziyor.
Peki nasıl mutlu olmak için bir neden edinilebilir?
Psikolojik tahliller ışığında yer verdiği II. Dünya Savaşı
anıları sonrasında ise Frankl, öncülerinden biri olduğu logoterapi tekniğinden
ve bu tekniğin insan hayatına tesirinden söz ediyor. İnsanın hayatı
anlamlandırma sürecini kolaylaştırmayı hedefleyen logoterapiye göre, yaşamın
anlamını ve mutluluğa giden yolun üç farklı şekilde keşfedilebileceğini iddia
ediyor.
- Bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak
- Bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek
- Kaçınılmaz acıya yönelik bir tavır geliştirerek
Kitapta da bu üç maddenin çeşitli örneklere dayanan ayrıntılı
açıklamaları, esasen tek bir temelde toplanıyor: Hayat, şartlar ne olursa olsun ayak uydurmaktan geri kalmadığımız, en
dayanılmaz gelen anlarda dahi uğruna savaş verdiğimiz bir alan. Onu yaşamayı ne
kadar çok arzular ve ciddiye alırsak, bize karşı o kadar cömert oluyor.
Karşımıza çıkardığı her türlü duyguyu, deneyimlememize vesile olduğu anları ve
hissiyatları ne kadar normalleştirirsek; hayatın kendisini de o kadar
anlamlandırmış oluyoruz.
“İşler bin olayın birinde yolunda gitse bile, içinde
bulunduğumuz herhangi bir durumda tam da o bir olaya denk gelemeyeceğimizin
garantisini kimse bize veremez. Ama her şeyden önce bunu görmek için yaşamak ve
yaşama sorumluluğunu taşımak zorundayız.”
Her şeye rağmen...
