İlhami'nin Perileri

11 Temmuz 2020 Cumartesi

Kitap: Dr. Jekyll ile Bay Hyde



Dr. Jekyll ve Bay Hyde’ı kağıt üzerinde en yalın, içine düşüldüğünde ise en derin hâliyle açıklayan cümle, Dr. Jekyll’ın kitabın sonlarına doğru sarf ettiği sözleri arasında saklı.

“İnsan aslen bir değil, ikidir.”

Animasyon filmi ile çocukluğumda büyük yer etmiş olan, daha sonra da büyük bir zevkle izlediğim Black Sails isimli uyarlama televizyon dizisine kaynaklık eden Hazine Adası’nın yazarı Robert Louis Stevenson’ın uzun zamandır okumayı planladığım bu romanı, hem edebiyat tarihinde önemli bir yere hem de insanoğlu var olduğu sürece insan hayatında katlanarak artacak bir kıymete sahip.

Toplumun bize dayattığı yönde düşünmeyi her geçen yıl ve her geçen dönem daha da normalleştiriyor ve farkında olmadan alışkanlık hâline getiriyoruz. Topluma uyum sağlamaya çalıştığımız sırada sahip olduğumuz birçok değerden kolayca vazgeçmekle kalmıyor, duygularımızı kimsenin fark etmeyeceği ve kimsenin göremeyeceği şekilde bastırıyoruz. Kendimize hem ince hem kalın duvarlarla ördüğümüz bu yaşam tarzının gayet sürdürülebillir olduğunu söyleyebiliriz, en nihayetinde sürdüremiyor olsaydık farkına varması da pek zor olmazdı, ancak birçoğumuzun şikayetçi olduğu ve hatırı sayılır bir kısmının da çözmek için hiçbir şey yapmadığı sorunlarımız/sıkıntılarımız da, toplumun beklentisine göre şekillendirdiğimiz bu çerçeveli yaşantılardan kaynaklanıyor.

Kitabın temeli de, dönemin Kraliçe Victoria hükümranlığındaki İngiltere’sinde sıklıkla rastlanılan buna benzer hayatlara dayanıyor. Kitapta konu edilen doktor, bireysel arzuları ve toplumun beklentileri arasında kalarak çareyi bir iksir icat etmekte buluyor. İcat ettiği bu iksir ile bilinçaltında yer eden ve toplum tarafından rahatsız edici kabul edilen bütün dürtüleri ikinci bir kişiliğe aktararak yaşadığı ikileme son vereceğini düşünüyor.

Bu noktada hem Dr. Jekyll’ın, hem de günümüz insanının anlamakta güçlük çektiği bir şey var. Bizim kişiliğimiz, vasat bir çizgiden ve bu çizginin ara ara dışına çıkma şansı elde edebildiğimiz kaçamaklardan oluşmuyor. Yani bizim kötü, gereksiz, samimiyetsiz bulduğumuz şeyler o şeylerin kendileriyle değil, daha çok bizimle alakalı. Bizim onlara yüklediğimiz anlam ile, yapmakta olduğumuz eylemler, edinmeye çalıştığımız alışkanlar ile… Toplumun bu sınırı geçip bize ait alana girmesine ne ölçüde izin verirsek, iyi ya da kötü olarak anlamlandırdığımız birçok şeye de o ölçüde katlanabiliyoruz.

Peki ne yapmamız gerekiyor? Neredeyse hepimizin kaçmaya çalıştığı, yüzleşmekten korktuğu ve onu asıl benliğinden alıkoyan düşünceler var. Bu düşüncelerle nasıl başa çıkabiliriz? Yaşadığımız tecrübelerden hangi sonucu çıkarmalıyız?

Bu ikili deliliğin çözümü, iyi ve kötü yanlarımızı olduğu gibi benimsemekten geçiyor. Jekyll’ın yaptığı gibi ‘Elalem ne der?’ diye düşünerek yaşamak, kötü tecrübelerimizden sorumluluk almadan devam etmek bizi sadece kendimizi kandıracağımız ve asla tatmin olamayacağımız bir yolculuğa sürükleyecektir. Toplumun beğeneceği fiziksel özelliklere sahip olmak, en iyi şartlar altında en yüksek maaşla çalışmak ve herkesten daha başarılı, daha iyiliksever, daha mutlu olmak gibi birçok ölçüyü, esasen uygulamak ya da benimsemek mecburiyetinde değiliz. Kendimizden taviz vermeden yaşamaya çalışmanın tek sonu, patlamaya hazır volkana benzediğimiz bir yaşantıya sahip olmak olur.

Toplumun beklentisine göre hareket edip bir santim kadar bile yol alamamaktansa; hayatı grilikleri ile kabullenip gerçekçi sonuçlar alarak kilometrelerce yol kat etmek yeğdir…