Dr. Jekyll ve Bay Hyde’ı kağıt üzerinde en yalın, içine
düşüldüğünde ise en derin hâliyle açıklayan cümle, Dr. Jekyll’ın kitabın sonlarına doğru sarf ettiği sözleri arasında saklı.
“İnsan aslen bir değil, ikidir.”
Animasyon filmi ile çocukluğumda büyük yer etmiş olan, daha
sonra da büyük bir zevkle izlediğim Black Sails isimli uyarlama televizyon
dizisine kaynaklık eden Hazine Adası’nın yazarı Robert Louis Stevenson’ın uzun
zamandır okumayı planladığım bu romanı, hem edebiyat tarihinde önemli bir yere hem
de insanoğlu var olduğu sürece insan hayatında katlanarak artacak bir kıymete
sahip.
Toplumun bize dayattığı yönde düşünmeyi her geçen yıl ve her
geçen dönem daha da normalleştiriyor ve farkında olmadan alışkanlık hâline
getiriyoruz. Topluma uyum sağlamaya çalıştığımız sırada sahip olduğumuz birçok
değerden kolayca vazgeçmekle kalmıyor, duygularımızı kimsenin fark etmeyeceği
ve kimsenin göremeyeceği şekilde bastırıyoruz. Kendimize hem ince hem kalın
duvarlarla ördüğümüz bu yaşam tarzının gayet sürdürülebillir olduğunu
söyleyebiliriz, en nihayetinde sürdüremiyor olsaydık farkına varması da pek zor
olmazdı, ancak birçoğumuzun şikayetçi olduğu ve hatırı sayılır bir kısmının da
çözmek için hiçbir şey yapmadığı sorunlarımız/sıkıntılarımız da, toplumun
beklentisine göre şekillendirdiğimiz bu çerçeveli yaşantılardan kaynaklanıyor.
Kitabın temeli de, dönemin Kraliçe Victoria
hükümranlığındaki İngiltere’sinde sıklıkla rastlanılan buna benzer hayatlara
dayanıyor. Kitapta konu edilen doktor, bireysel arzuları ve toplumun
beklentileri arasında kalarak çareyi bir iksir icat etmekte buluyor. İcat
ettiği bu iksir ile bilinçaltında yer eden ve toplum tarafından rahatsız edici
kabul edilen bütün dürtüleri ikinci bir kişiliğe aktararak yaşadığı ikileme son
vereceğini düşünüyor.
Bu noktada hem Dr. Jekyll’ın, hem de günümüz insanının
anlamakta güçlük çektiği bir şey var. Bizim kişiliğimiz, vasat bir çizgiden ve
bu çizginin ara ara dışına çıkma şansı elde edebildiğimiz kaçamaklardan oluşmuyor.
Yani bizim kötü, gereksiz, samimiyetsiz bulduğumuz şeyler o şeylerin
kendileriyle değil, daha çok bizimle alakalı. Bizim onlara yüklediğimiz anlam
ile, yapmakta olduğumuz eylemler, edinmeye çalıştığımız alışkanlar ile…
Toplumun bu sınırı geçip bize ait alana girmesine ne ölçüde izin verirsek, iyi
ya da kötü olarak anlamlandırdığımız birçok şeye de o ölçüde katlanabiliyoruz.
Peki ne yapmamız gerekiyor? Neredeyse hepimizin kaçmaya
çalıştığı, yüzleşmekten korktuğu ve onu asıl benliğinden alıkoyan düşünceler
var. Bu düşüncelerle nasıl başa çıkabiliriz? Yaşadığımız tecrübelerden hangi
sonucu çıkarmalıyız?
Bu ikili deliliğin çözümü, iyi ve kötü yanlarımızı olduğu
gibi benimsemekten geçiyor. Jekyll’ın yaptığı gibi ‘Elalem ne der?’ diye
düşünerek yaşamak, kötü tecrübelerimizden sorumluluk almadan devam etmek bizi
sadece kendimizi kandıracağımız ve asla tatmin olamayacağımız bir yolculuğa sürükleyecektir.
Toplumun beğeneceği fiziksel özelliklere sahip olmak, en iyi şartlar altında en
yüksek maaşla çalışmak ve herkesten daha başarılı, daha iyiliksever, daha mutlu
olmak gibi birçok ölçüyü, esasen uygulamak ya da benimsemek mecburiyetinde
değiliz. Kendimizden taviz vermeden yaşamaya çalışmanın tek sonu, patlamaya hazır
volkana benzediğimiz bir yaşantıya sahip olmak olur.
Toplumun beklentisine göre hareket edip bir santim kadar bile
yol alamamaktansa; hayatı grilikleri ile kabullenip gerçekçi sonuçlar alarak
kilometrelerce yol kat etmek yeğdir…
