Manolya... Her bir yaprağı ayrı bir cazibeye ve ayrı bir güzelliğe sahip, ancak bir o kadar da hassas bir çiçek. Tıpkı Paul Thomas Anderson'ın aynı adlı filminde yer alan karakterler gibi...
İnsan; yaşamı boyunca sonu gelmeyen bir anlam arayışı içerisinde sürüklenir. Benim de çok kez yaptığım bu hayat muhasebesinin herkes tarafından kabul edilen bir tanımı yoktur. Hayattan ne alırsak onu kabullenir, onu yansıtırız. Bu arayış elbette mühimdir, ama çok ince bir çizgi üzerindedir. Çizginin bir tarafında anı yaşamak, diğer tarafında geçmişle olan hesabımız yer alır; ikisinin ortasında ise hayatı anlamlandırma sürecimiz...
Magnolia, işte bu ince çizgiyi sinemaya taşıyan bir başyapıt.
Filmin temelini atan "Bizim geçmişimizle işimiz bitse de, geçmişimizin bizimle işi bitmez." cümlesi, geçmişle olan hesabımızı kısa ve net bir biçimde gözler önüne seriyor. Ancak izleyeni kaygıdan rahatlığa, umutsuzluktan heyecana, üzüntüden sevince sürükleyen filmin işleyişi çok daha derin. Görmemiş olsak bile yaşandığını bildiğimiz, yaşandığını bilmesek bile yaşanmaya devam eden ve edecek olan hikayeler, hataların ve pişmanlıkların ağır sonuçları, kısır döngüye sıkışıp kalmış vicdanlar, anda kalmanın sersemliğiyle yaşamın ciddiyetini unutanlar ve geçmişiyle olan hesabını görmekte geç kalanlar...
Magnolia esasen hayatın her anında, 'filmde görsem inanmam' dediğimiz her olayda yüzümüze çarpan sert kapıdan farksız. Pişmanlıklarımızı, acılarımızı unutmak; ihtiyaçlarımızı karşılamak için tekrarladığımız hataların turnusolu gibi.
Filmin iki ana ekseninden biri olan sahnede, Earl Partridge'in mükemmel monologunda, ölümün kapısından içeri girmeye hazırlanan bir adamın acı ve pişmanlık dolu sözlerine tanıklık ederiz. Bu monolog, filmin kusurlu hayatlara sahip karakterlerini hem filmde hem de izleyenlerin akıllarında tek bir çatı altında toplar ve şunu anlatmak ister: Anı yaşayın ama geçmişinizi unutmayın. Siz onu unutsanız, sürüklendiğiniz anlam arayışı içerisinde ona yer vermeseniz bile onun yansımaları siz farkında olsanız da olmasanız da yaşamınızda boy gösterecek. Belki ölüm döşeğinde, belki de en beklemediğiniz ve hazırlıksız yakalanacağınız anda kapınızı geçmişiniz çalacak. O dakikadan sonrası da, 'filmde görsem inanmam' dediğimiz ve yine de sürekli olarak yaşadığımız olayların ne kadarını görebildiğimize kalıyor.
Diğer ana eksen de bu düşünceden çok uzakta değil. Filmde konu edilen karakterlerin çoğu babalarının günahları nedeniyle mağdur oluyor ve geçmişleri tarafından takip ediliyor. Aidiyet duygusunu hayatları boyunca hissedemeyen bireylerin vicdan muhasebesi, bizlere affetmenin sınırlarını çizdiriyor. Bir insanı affetmenin gerçekten mümkün olup olmadığını sorgulatıyor. Başkalarına göre oluşturduğumuz beklentilerimizin ve asla dizginleyemediğimiz egomuzun doğurduğu ve/veya doğurabileceği sonuçları anlatıyor.
Magnolia'da birbirinden renkli ve farklı hayatlarıyla her bir karakter, aynı manolyanın yapraklarını temsil ediyor. Uzaklaştıklarında kopup gidiyorlar, ama yaklaştıklarında her biri ortak bir noktaya sahip.
Hayatı anlamlandırırken üzerinde yürüdüğümüz, büyük bir ustalık gerektiren o ince çizgiyi aynı ustalıkla sinemaya taşıyan bir filmi 3 saate sığdırabilmek de işin doğrusu, takdir edilesi.
Sadece filmlerde olacağını düşündüğümüz olayları bizzat kendimiz de yaşayabiliriz. Bize düşen de bunun bilincinde olup hem yaşamdan zevk almak hem de yaşamı iyi değerlendirmek olsa gerek.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder